Ormanın Kırmızı Şemsiyeli Meleği: Bir İstanbul Hanımefendisi
İstanbul’un kalabalık, gürültülü ve bazen de hırçınlaşan sokaklarından uzakta; ağaçların gölgesinde bir mucize yaşanıyor her gün. Yağmur yağıyor, toprak çamura kesiyor, rüzgâr dalları kamçılıyor ama o hiç değişmiyor. Elinde kırmızı şemsiyesi, kolunda ağır mama poşetleri ve kalbinde dünyayı ısıtacak o eşsiz merhametiyle bir kadın yürüyor orman yolunda.
Ona sadece bir "hayvansever" demek yetmez. O, bu şehrin özlediği o asil İstanbul hanımefendiliğini, doğanın en saf halleriyle birleştirmiş bir "iyilik elçisi".
"Arkadaşlarım onlar benim" diyor, etrafını saran patili dostlarını severken. Tek bir emekli maaşı var ama o maaşın bereketi, onlarca canın doymasına yetiyor. Kendi boğazından kesiyor, belki kendine yeni bir ayakkabı almıyor ama o ormandaki "evlatlarının" mama kaplarını asla boş bırakmıyor. Kimsesizliğini, onların karşılıksız sevgisiyle dolduruyor. Aslında o kimsesiz değil; o koca bir ailenin, bir orman dolusu canın annesi.
Onun merhameti, elindeki pamuk şeker gibi yumuşacık. Onu sadece orman yollarında değil, evinin kapısında bir misafir karşıladığında da tanırsınız. Mutfağından yayılan o mis gibi el emeği ikramların kokusu, demli çayının sıcaklığı ve "buyur" diyen o içten sesi... Paylaşmak onun ruhunda var. Bir lokma ekmeği ikiye bölmeyi, bir bardak çayda bin yıllık hatır kurmayı en iyi o biliyor.
Bugünlerde herkesin bir şeyler biriktirmeye, daha fazlasına sahip olmaya çalıştığı bu dünyada; o sadece sevgi ve dua biriktiriyor. Yağmurlu bir günde orman yolunda rastladığınız o kırmızı şemsiye, aslında sadece bir kadını korumuyor; insanlığın hala ölmediğini, merhametin en büyük zenginlik olduğunu bizlere hatırlatıyor.
İyi ki varsın teyzem. Senin gibi "pamuk kalpli" insanlar sayesinde dünya hala dönmeye devam ediyor. Senin "arkadaşların" çok şanslı, biz ise senin varlığınla çok daha umutluyuz.
