Köyceğiz’de Bahçelerimiz Büyük, Kalplerimiz Dar mı?
Köyceğiz’in o kendine has huzuru, dün yerini gökyüzünden boşalan şiddetli bir yağmura bıraktı. Ama benim içimde kopan fırtına, dışarıdaki yağmurdan çok daha sertti. Mesele sadece ıslanan toprak değil; ıslanmasın diye bir karış yerini feda edemeyen "komşuluk" ve "insanlık" sınavımızdı.
Dün, bir anne kedi ve üç yavrusunun çaresizliğine şahitlik ettim. Bir komşum gösterdi onları bana. O bana bakıyor, ben ona bakıyorum... Gönül hepsini bağrına basmak istiyor ama evdeki canların sayısı malum; her kapı sonuna kadar açık olsa da kapasite belli. Gözüm o koca bahçeli, geniş balkonlu evlere takıldı. "Şurada bir köşem var, getir koyalım," diyecek bir ses bekledim. Ama o ses hiç gelmedi. Sadece izlediler.
Çaresizlikten traktör lastiklerini üst üste yığdım. O devasa lastiklerden, koca bir merhamet kalesi inşa etmeye çalıştım. Anneyi ve yavrularını içine yerleştirdim, üstünü kapattım. Ama yağmur şiddetini artırdıkça o lastikler benim vicdanıma batmaya başladı. İnsanlığın bu kadar "yer darlığı" çektiği bir dünyada, o minicik canları bir lastik içine hapsetmeye gönlüm razı gelmedi.
Sonuç mu?
Şu an o anne ve yavruları bizim depoda güvende. Belki saray konforunda değiller ama en azından başlarının üzerinde taştan değil, merhametten bir çatı var.
Olayın sonunda hissettiğim o garip duygu karmaşası beni çok düşündürdü. Bir yanda, komşuların o sağır sessizliğine duyduğum derin bir üzüntü; diğer yanda ise o canları kurtarabilmiş olmanın verdiği huzur. Üzüntüm, sahip oldukları onca imkana rağmen bir kap su, bir karış yer vermekten imtina edenlere... Mutluluğum ise, dünyayı hala "paylaşmanın" kurtaracağına olan inancıma.
Sahi, biz ne ara bu kadar "ben" olduk? Koca koca evlerimizin bahçelerine dünyaları sığdırdık da, üç tane minik yavruya bir köşe sığdıramadık mı?
Unutmayalım; yağmur diner, ıslanan yerler kurur. Ama o vicdanlardaki kuraklık nasıl geçer, işte onu bilmiyorum.