KÖYCEĞİZ’DE HER ŞİMŞEK, BİR GERÇEĞİ Mİ AYDINLATIYOR?
Bazı geceler vardır…
Gökyüzü aniden kararır, rüzgâr ağaçların arasından uğuldamaya başlar ve ilk şimşek çaktığında orman bir anlık aydınlanır, sonra her şey yeniden karanlığa gömülür. Ama o kısa aydınlık anında, insan sadece ağaçları görmez. Sanki bir şeyler de onu izliyordur. Yağmurun cama vuran sesi giderek artar, gök gürültüsü duvarlara çarpar gibi yankılanır ve insanın içini tarif edemediği bir huzursuzluk kaplar. Çünkü bazı geceler doğa sadece ses çıkarmaz; bir şeyleri hatırlatır. Ve o hatırlanan şey her zaman masum değildir. Karanlık, dışarıdan içeri sızarken, insan en çok kendi içinden korkmaya başlar.
Köyceğiz’in bitmek bilmeyen yağmurlarında gece başka çöker insanın üzerine. Hele bir de şimşekler göğü yararcasına çakıyorsa, insan sadece dışarıdaki sesi değil, kendi kalbinin sesini de duymaya başlar. İşte o an, yağmur bir doğa olayı olmaktan çıkar; insanın içine işleyen, yıllardır saklı kalmış duyguları tek tek uyandıran bir hatıraya dönüşür.
Kimileri için yağmur huzurdur.
Cam kenarında içilen sıcak bir kahve, toprağın kokusu, dinginlik…
Ama bazıları için yağmur, kapısı hiç kapanmamış eski bir korkudur.
Benim için öyle.
Şimşek çaktığında içimde bir yer hâlâ ürperiyor. Gök gürlediğinde sanki yıllar öncesinden bir ses geri geliyor. Çünkü insan bazen büyür ama çocukluğunda korktuğu şeyler onunla birlikte büyümez; olduğu yerde kalır, ilk günkü kadar canlı, ilk günkü kadar gerçek…
Çocukken şiddetli yağmur başladığında kalbim daralırdı. Kendimi annemin kapısının önünde bulurdum. Bir çocuk için dünyanın en güvenli yeri, korktuğunda sığınabileceği bir kapıdır çünkü.
Ama her korkuya aynı şefkat gösterilmez.
Bazen büyükler, çocuk korkularını küçümser. “Geçer” derler. Oysa bazı korkular geçmez; sadece derine gömülür. Ve yıllar sonra bir yağmur gecesinde yeniden canlanır.
Belki bugün hâlâ yağmur yağdığında içime çöken o tarifsiz endişenin sebebi tam da budur. Çünkü zihnim, çocukluğumun o gecelerini hiç silmedi. Şimşek sadece gökyüzünü aydınlatmıyor; içimde saklı kalmış anıları da görünür kılıyor.
İnsan ruhu ilginçtir…
Bir ses, bir koku, bir hava, yıllar önce kapanmış sandığın kapıları yeniden açabilir. Yağmurun cama vuran sesi, çocukken hissettiğin yalnızlığı yeniden getirir. Rüzgârın uğultusu, o küçücük kalbin çarpıntısını bugüne taşır.
Belki de bu yüzden bazı insanlar yağmuru severken bazıları ondan kaçmak ister.
Çünkü mesele hava değildir.
Mesele, o havanın sende hangi hikâyeyi uyandırdığıdır.
Toplumsal olarak da çoğu zaman bunu görmezden geliriz. Çocukların korkularını basit sanır, duygularını geçici kabul ederiz. Oysa tam da o küçük görülen duygular, bir insanın yetişkinliğini şekillendirir. Çocukken anlaşılmayan her korku, ileride bir yalnızlığa dönüşebilir. Şefkat görmeyen her endişe, bir ömür taşınan kırılganlık olabilir.
Belki bu yüzden yağmurlu geceler bana hep biraz hüzün, biraz yalnızlık, biraz da tarifsiz bir iç sıkıntısı getiriyor.
Ama artık bundan kaçmıyorum.
Şimdi her şimşek çaktığında kendi kendime şu soruyu soruyorum:
Gökyüzü mü aydınlandı, yoksa içimde yıllardır karanlıkta bıraktığım duygular mı?
Belki de insanı asıl etkileyen yağmurun kendisi değil, o yağmurun içinde yeniden karşılaştığı çocukluğudur.
Ve galiba en derin yalnızlık, bir evin dışında değil; yıllarca içinde susturduğun o küçük çocuğun sesinde saklıdır.