Köyceğiz'de Sokaklar Sessizce Eksiliyor
Bazen bir yere ait olmak, sadece o toprağın suyunu içmek ya da havasını solumak değildir; o toprağın kederine de ortak olmaktır. Büyük şehirlerin ışıltılı caddelerinden, "kendini bulma" masallarından sıyrılıp bu topraklara geldiğimde, hayatın hiç anlatılmayan o sert yüzüyle tanıştım.
Son zamanlarda gökyüzü her zamankinden daha ağır. Havalar bir değişiyor, bir soğuyor ve biz burada, Köyceğiz’in o güzelim sokaklarında sessiz bir savaşı kaybediyoruz. Bağ kurduğum, gözünün içine bakıp "iyileşeceksin" dediğim dostlarım birer birer gidiyor. Avuçlarımda kalan sadece o hüzünlü boşluk ve bitmek bilmeyen bir çaba...
"Bugün ne giysem?" sorusunun yerini, "Bugün hangisi yedi, hangisi nefes alıyor?" sorusu aldığında dünya değişiyor.
İnsanlar dışarıda modadan, gidilecek yeni mekanlardan, kişisel bakımdan ya da "kendini gerçekleştirmekten" bahsederken; ben cebimde mama paketleri, elimde bir şırınga, aklımda ise dünkü o halsiz sarmanla kalakalıyorum. Bir fincan kahvenin kokusu bile bazen suçluluk duygusu gibi genzi yakıyor. O kahveyi huzurla yudumlamak varken, zihnin hep o sokak köşesinde, o ağaç dibinde kalıyor.
Kendi hayatını merkeze koyan o modern dünya düzeni, burada, doğanın kucağında bir illüzyon gibi dağılıp gidiyor. Kaygı, şık bir ayakkabının ayağını sıkması değil; bir canın daha "yok" olması haline geliyor.
Biliyorum, bazen çok yorucu. Bazen "neden bu kadar çok hissediyorum?" diye soruyor insan kendine. Ama sonra bir tanesi gelip eline başını koyduğunda, o hüzünlü acı yerini derin bir bağa bırakıyor. Biz bu toprakların sadece güzelliğine değil, zorluğuna da imza attık.
Çünkü hayat, sadece bizim aynadaki yansımamızdan ibaret değil; o aynanın arkasındaki karanlıkta, yardım bekleyen bir çift gözde gizli.