Aşk
Aşkta Huzur Varsa, Bize Niye Uğramadı?
Aşık olduğum hiçbir adam bana huzur vermedi.
Belki de huzuru hiç aramadım. Ya da daha doğrusu, ben huzurun ne olduğunu hiç bilmedim de onun yerine geçen her şeyi aşk sandım. Kim bilir… Bunu bile bilmek bir meziyet sayılabilir belki.
İnsan kendine “Ben ne istiyorum?” sorusunu sormaya başladığında iş işten geçmiş oluyor çoğu zaman. Çünkü o soruyu aşkın ilk evresinde değil, yıkımından sonra sormaya başlıyoruz. Ben de sorularımı kendime aşkın paramparça ettiği anların sessizliğinde sordum. Cevap mı buldum? Hayır. Ama sorularımın sayısı arttı, derinliği de…
Bir arkadaşımın önerisiyle izlediğim bir dizi bölümünde, aşka dair bildiğim ne varsa kırılıp döküldü. Dizide iki insan bir zamanlar sevgili oluyor. Aynı iş yerinde çalışıyorlar. Sonra anlaşamıyorlar ve ayrılıp arkadaş kalmaya karar veriyorlar. Kadının duyguları hâlâ taze; adam ise onunla yalnızca arkadaş olarak kalmak istiyor. Bu arada başka bir kadınla flört etmeye başlıyor. Kadın buna dayanamayıp, “Ben hâlâ sana aşığım,” diyor. Adam da “Bir uygulama var, beyinden aşk acısını siliyor, istersen yaptıralım,” diyor. Duygudan teknolojiye… Ne incelik ama!
Kadın üzülüyor ama sonunda uygulamayı kabul ediyor. Hafızasından aşk siliniyor. Ve ne oluyor? Kadın artık o adamı yalnızca bir arkadaş gibi görmeye başlıyor. Bu kez adam âşık oluyor. Ama geç kalmıştır. Kadın artık hissetmiyor. Ne ironik değil mi? Sevgi geç gelir bazen. Ya da biz onu ancak kaybedince tanırız.
Peki neydi bu yaşanan?
Aşk mıydı, yoksa arzunun karmaşık bir oyunu mu?
Aşkta huzur var mı sorusuna dönersek... Huzur ve aşk, bir odada birbirini boğan iki kişiye benziyor. Birinin olduğu yerde ötekinin soluk alması zor. Aşk bir yangınsa, huzur bir su gibi davranıyor. Ve birini yaşatmak için diğerini söndürmek gerekiyor çoğu zaman.
İnsanın âşık olduğunda beyni gerçekten değişiyor.
Dopamin, serotonin, noradrenalin... Bunlar bir aşk hikayesinin kimyasal anlatıcıları. Beynin ödül sistemi ateşleniyor. Kalp çarpıyor, eller terliyor. Aklın bir köşesi sürekli onunla meşgul.
Bu fiziksel semptomlar, gerçek aşkın değil, dopamin bağımlılığının da sonucu olabilir.
Yani aşk mı yaşıyoruz, bağımlılık mı? Emin değiliz.
İşte tam bu noktada kendime şunu sordum:
“Ben o adamı mı seviyordum, yoksa onunla yaşadığımı sandığım halimi mi?”
Belki de aşk, sadece kendi hayal ettiğimiz benliğin, bir başkasında yankılanma arzusu.
İnsan genellikle kime aşık olur biliyor musunuz?
Tanıdığı acıya.
Çocukken sevgiye ulaşamadığı bir model mi vardı?
Yetişkin olduğunda da o sevgisizliğe benzer ilişkilerde aşkı arar.
Bu nedenle bizi görmezden gelen, ilgisini esirgeyen kişilere daha çok bağlanırız.
Çünkü beynimiz tanıdığı şeye güven duyar acı bile olsa.
Freud’un da dediği gibi:
İnsan, ihtiyaç duyduğuna aşık olur; hak ettiğine değil.”
Şimdi soruyorum:
Biz gerçekten birini mi seviyoruz, yoksa içimizdeki boşluğu onunla mı doldurmak istiyoruz?
Aşkın huzurla çeliştiği nokta da burada.
Huzur, tamamlanmışlık duygusudur. Aşk ise eksikliğin kendisidir.
Aşık olduğumuz kişi, bir eksikliği işaret eder.
Ve işte bu yüzden aşk çabalamadır, emektir, bazen de savaş.
Bütün bu düşünceler arasında kendime itiraf ettiğim bir şey daha var:
Eğer “aşkta huzur bulamayanlar kulübü” varsa, onun başkanı olabilirdim.
Ya da daha doğru ifade ile:
Kurucusu.
Çünkü ben de huzuru dışarda aradım.
Onun gülüşünde, sesinde, varlığında.
Ama huzur, başkasında değil, insanın kendi içindedir.
İçinde bir boşluk varsa, dünyanın en sevgi dolu insanı bile seni doyuramaz.
İnsanlar neden boşanır?
Evet, biraz da buna bakalım.
Bunun psikolojik, evrimsel ve sosyolojik boyutları var.
Psikolojik olarak insanlar duygusal ihtiyaçlarını karşılayamadıkları için ayrılır.
Evrimsel olarak, insan beyni tek eşliliğe pek uygun değildir.
Çünkü doğada üreme açısından çeşitlilik, genetik avantaj getirir.
Bu yüzden bazı evrimsel teoriler, aşkın 3 yıl sürecek şekilde programlandığını söyler.
3 yılın sonunda beyin, yeni bir eş arayışına yönelir.
Sosyolojik olaraksa işler daha da ilginçleşir.
Kadınların ekonomik olarak özgürleşmesi, boşanma oranlarını artırmıştır.
Çünkü artık "katlanmak" zorunda değiller.
Mutlu olmadıkları bir evlilikte kalmak yerine, kendileri için bir yol çizebiliyorlar.
Bu, toplumun gelişmişlik seviyesiyle doğrudan ilişkilidir.
Dünya genelinde boşanma oranlarının en yüksek olduğu ülkeler genellikle bireyciliğin yüksek olduğu, kişisel mutluluğun esas alındığı ülkelerdir. Lüksemburg, Belçika, İspanya gibi yerlerde boşanma oranları %60’lara varır.
Mutluluk kutsal sayılıyor, mutsuzluk ayıp değil artık.
Ama burada da şöyle bir çelişki doğuyor:
Her mutsuzlukta "gitmek" mi gerek?
Yoksa bazı şeyleri büyütmek, kabullenmek ve değiştirmek için kalmak mı?
Yine cevap yok.
Çünkü her ilişki, kendi evrenidir.
Aşkın ömrü ne kadardır diye sorarsan…
Bilimsel olarak 6 ay ile 2 yıl arasında sürer.
Bu süre boyunca beyin, adeta büyülenmiş gibidir.
Sonra hormonlar azalır, gerçekler artar.
Ve o anda aşk ya başka bir forma evrilir yani sevgiye, dostluğa dönüşür ya da sona erer.
Tıpkı bir mum gibi…
Parlak ama geçici.
Bu noktada fiziksel bir yasayı anmak gerekir:
Entropi yasası.
Yani her şeyin düzensizliğe doğru gitmesi.
Aşkta da bu vardır.
Başta çok düzenli, çok heyecanlı, çok anlamlı olan şeyler zamanla sıradanlaşır.
Çünkü hayat dediğimiz şeyin içinde aşk da yıpranır, yorulur.
Ama bu yorgunluk, kötü bir şey midir?
Belki de aşkın başka bir biçimi, alışkanlıkla gelir.
Ama biz alışkanlığı küçümseriz.
Oysa huzur, orada saklıdır.
Ben kendime şunu sormaya başladım:
Aşk, sadece bir başlangıç mıydı?
Yoksa huzurun kapısını aralayan bir eşik mi?
Cevap hâlâ kucağımda değil.
Ama bu sorularla barıştım.
Çünkü her soru bir dost gibidir, cevaptan daha uzun kalır insanla.
Son olarak:
Belki aşk bir anlam arayışıdır.
Belki başkasında kendimizi bulma çabası.
Ve belki de bu yüzden çoğu zaman yarım kalır.
Ama iyi anlatılmış bir aşk, her zaman tamamlanmış sayılır.
Tıpkı bu yazı gibi…
Zuhal
“Aşkta huzur var mıydı?
Yoksa biz mi bulamadık?”