'Benim çocuğum'dan 'Bizim çocuğumuz'a geçiş
Çocuklar kazanmak ister. Oyunda, sporda, okulda, sınavda hatta en basit günlük durumlarda bile kazanma arzusu kolayca ortaya çıkar. Çoğu zaman bir yarış ortamının oluşması, onların rekabet duygusunu harekete geçirmek için yeterlidir. Kazanmak; güçlü, başarılı ve değerli hissetmekle eş anlamlı hale gelebilir. Ancak mesele, kaybettiklerinde ne olduğudur.
Kaybetmek çocuk için yalnızca bir sonuç değildir; beraberinde yoğun duygular getirir. Hayal kırıklığı, öfke, utanç, yetersizlik ve değersizlik hissi bir anda açığa çıkabilir. Özellikle başarıyla özdeşleşmiş bir çocuk için kayıp, benliğine yönelmiş bir tehdit gibi algılanabilir. Bu noktada belirleyici olan, çocuğun yaşadığı kayıp değil; kayıp anında ebeveynin tutumudur.
Ebeveynler farkında olmadan çocuklarını birer yarış atı gibi konumlandırabilirler. Başkalarıyla kıyaslamak, başarıyı abartmak ya da başarısızlığı dünyanın sonu gibi yansıtmak, çocuğun içsel motivasyonunu zedeler. Sürekli kıyaslanan çocuk, kendi değerini performansına bağlamaya başlar. Böyle bir zeminde hırs artar, ancak duygusal dayanıklılık zayıflar. Daha fazla kazanma baskısı, daha büyük öfke patlamalarına ve daha derin başarısızlık algısına yol açabilir.
Oysa hayat, sürekli kazanılan bir yarış değildir; bir deneyim alanıdır. Deneyim ise yalnızca başarıdan ibaret değildir. Bazen kazanmak, bazen kaybetmek, bazen de yeniden denemektir. Çocuğa verilebilecek en kıymetli armağan, sonucu değil süreci anlamlandırmayı öğretmektir. Kazandığında paylaşabilmeyi, kaybettiğinde ise öğrenebilmeyi gösterebilmek, onun duygusal gelişimine yapılan en büyük yatırımdır.
Çocuklara sadece kendi başarılarıyla değil, başkalarının başarılarıyla da gurur duyabilmeyi öğretmek; empatiyi, aidiyeti ve sağlıklı özgüveni besler. Aynı şekilde, kendi başarısızlıklarını analiz edebilme becerisi kazanan bir çocuk, her zaman mutlu olmayabilir; ancak duygusal olarak daha dengeli ve tatmin olmuş olur. Çünkü değeri, tek bir sonuca bağlı değildir.
Bu yaklaşımın başlayacağı yer ise ebeveynin kendisidir. Başkasının çocuğu için içtenlikle sevinebilmek, başarıyı dar bir sahiplenme alanından çıkarıp ortak bir gelişim alanına dönüştürebilmek gerekir. Sevgi ve merhamet yalnızca “benim” çocuğumu değil, “bizim” çocuklarımızı da kapsayabildiğinde, rekabetin yıkıcı yönü yerini birlikte büyümeye bırakır.
Belki de asıl dönüşüm, “benim çocuğum” anlayışından “bizim çocuğumuz” bilincine geçebilmekle başlar.