Fareli Köyün Kavalcısı 🐭🎶
Bir varmış, bir yokmuş…
Şehir hayatına alışkın üç arkadaş varmış. Hayatları boyunca doğru dürüst tarla görmemiş, ormana ancak piknik yapmak için gitmiş, böcek görünce terlik aramış, apartman dairesinde yaşamaya alışmış bu üç arkadaşın en büyük hayali, bir gün sahil kasabasında bahçeli, huzurlu bir evde yaşamaya başlamakmış.
Ve sonunda hayallerine kavuşmuşlar.
Köyceğiz’e yerleşmişler.
Bahçeli evleri, yemyeşil doğaları, kuş sesleri, mis gibi havası… İlk günlerde her şey tam da hayal ettikleri gibiymiş. Sabah kuş sesleriyle uyanıyor, akşamları bahçede oturup çaylarını yudumluyor, “İyi ki buraya gelmişiz.” diye birbirlerine bakıp gülümsüyorlarmış.
Ta ki…
Fareler gelene kadar! 🐭
Bir sabah arkadaşlardan birinin evini fareler basmış. Hayatında fareyi ancak çizgi filmde görmüş olan arkadaşımız, o gün kendisini adeta bir doğa belgeselinin başrolünde bulmuş.
“Bunlar nereden çıktı?”
“Ne yapacağız?”
“Bunları kim göndermiş olabilir?”
Derken ikinci arkadaşın odasına bir yarasa girmiş. Gece yarısı odada uçan yarasayı gören arkadaşımızın şehir hayatındaki sakinliği, yerini kısa süreli bir olimpiyat performansına bırakmış.
Üçüncü arkadaş ise “Benim başıma bir şey gelmez.” diye düşünürken evinde uyuduğu sırada bir akrebin sokmasıyla köy hayatının kendisine küçük ama etkili bir “Hoş geldin” mesajı verdiğini anlamış.
Ama hikâye burada bitmemiş.
Bir gün içlerinden birinin bahçesini, incirlerin kokusuna dayanamayan yaban domuzları ziyaret etmiş. Ziyaret demek belki biraz kibar oldu… Daha doğrusu, bahçeye gelip “İncirler sizin mi, bizim mi?” diye sormadan sofrayı kurmuşlar. 🐗
Üç arkadaş şaşkın…
Fare var.
Yarasa var.
Akrep var.
Yaban domuzu var.
Birbirlerine bakıp aynı soruyu sormaya başlamışlar:
“Biz nereye geldik?”
Oysa şehirde yaşarken köy hayatını ne güzel hayal etmişlerdi.
Temiz hava…
Sessizlik…
Doğa…
Bahçeli ev…
Kuş sesleri…
Ama doğanın da kendine göre bir kira bedeli olduğunu hesaba katmamışlar.
Meğer bahçeli evin yanında bahçenin misafirleri de varmış! Tam bu noktada insan ister istemez masaldaki Fareli Köyün Kavalcısı'nı arıyor. Hani şu kavalını çalıp bütün fareleri peşine takarak götüren kavalcı… Ama bizim hikâyede kavalcı ortada yok.
Fareler gitmiyor.
Yarasalar kendi bildiğini okuyor.
Akrep zaten pek konuşkan değil.
Yaban domuzları ise incirlerin tadını çıkarmaya devam ediyor.
Üç arkadaş sonunda karar vermiş: “Galiba bu köy hayatı bize göre değil!” Ve büyük bir hayalle geldikleri sahil kasabasından, küçük bir hayal kırıklığıyla apar topar memleketlerine dönmüşler.Belki de biraz acele etmişler.
Çünkü hayatın ilginç bir tarafı var: Her güzelliğin mutlaka küçük bir zorluğu oluyor. Denizin güzelliği dalgasıyla, bahçeli evin huzuru böceğiyle, orman hayatı yabani hayvanıyla, şehir hayatının konforu ise trafiğiyle geliyor. Mesele belki de zorlukların hiç olmaması değil. Mesele, karşımıza çıkan zorluklarla nasıl başa çıktığımız.
Çünkü düşünsenize… Şehirde işe gitmek için sabah evden çıkıyorsunuz. Trafik kilit. Önünüzde korna çalan üç araba. Arkanızda selektör yapan iki araba. Sağınızda sinyal vermeden şerit değiştiren biri. Solunuzda “Ben buradan geçerim.” diye düşünen başka biri… Ve siz, direksiyonun başında hayatı sorguluyorsunuz.
Şimdi soruyorum:
Bir fare mi daha tehlikeli, yoksa sabah işe giderken insanı sinir krizinin eşiğine getiren İstanbul trafiği mi? 😃
En azından fare, iş çıkışı sizi arayıp “Yarın yine görüşürüz.” demiyor! Belki de mesele, nerede yaşadığımızdan çok, yaşadığımız yerin gerçeklerini bilip bilmediğimizdir.
Köy hayatı sadece kuş sesinden ibaret değil. Şehir hayatı da sadece kafe, alışveriş merkezi ve asansörden… Her güzelliğin yanında küçük bir bedeli, her huzurun arkasında biraz mücadele var.
Kıssadan hisse:
Hayat size bir fare gönderdi diye kavalınızı bırakıp köyü terk etmeyin. Önce bir çözüm arayın. Olmadı mı? Bir kavalcı bulun.🎶🐭 Ama ne olursa olsun, hayalinizden hemen vazgeçmeyin.
Çünkü bazen insanın huzurunu bozan şey, hayatın kendisi değil; hayatın hiç de hayal ettiği gibi çıkmamasıdır.
Yorum size kalmış… 😃