Köyceğiz’in Sessiz Vedaları: Bir Varmış, Bir Yokmuş
Köyceğiz’in o kendine has, sakin ve huzur kokan sokaklarında yürürken, bazen insanın kalbine bir ağırlık çöker. Bu coğrafya hayat doludur ama hayatın bittiği yerleri saklamakta da bir o kadar ustadır. Sizin de hissettiğiniz o "aniden yok oluş", aslında doğanın ve bu toprakların kadim, hüzünlü bir döngüsüdür.
Köyceğiz’e yerleştiğinizde önce narenciye çiçeklerinin kokusunu, sonra da mahallenin asıl sahiplerini tanırsınız. Her köşe başında bir pati izi, her kapı eşiğinde bir mırıltı vardır. Ancak bu huzurlu tablonun bir de gölge yanı vardır ki; o da bir gün o tanıdık yüzlerden birinin aniden "yok" olmasıdır. Ne ölüsü ne dirisi... Sadece koca bir boşluk.
Doğanın Saklı Kederi
Hayvanlar, özellikle de kediler, öleceklerini hissettiklerinde bizlerin pek de alışık olmadığı bir vakarla geri çekilirler. Köpekler, yanınızda bir dostları varsa veya size çok bağlılarsa belki bir veda izi bırakabilirler; ama kediler öyle değildir. Onlar için ölüm, başkalarına yük olunmayacak, sessiz ve kuytu bir köşede karşılanması gereken kişisel bir yolculuktur.
Buna biyolojide "saklanma içgüdüsü" denir. Yaralı veya çok hasta olduklarında, kendilerini yırtıcılardan korumak için en karanlık, en ulaşılmaz yere sığınırlar. Bizim için bu bir "kayboluş" olsa da, onlar için aslında doğanın kucağına en güvenli dönüş biçimidir.
O "Yassı" Boşluk
Mahallemizin o meşhur sarmanı veya kapı önü bekçisi karabaşı bir sabah göremediğimizde içimizi bir sızı kaplar. "Yassı olduğunu düşünürsünüz" demiştiniz ya; aslında o his, gidenin ardından kalan mekânsal bir yasın tarifidir. Bir zamanlar orada olan o canlının enerjisi çekildiğinde, sanki o sokak, o taş duvar biraz daha eksik, biraz daha düzleşmiş gelir göze.
En acısı da vedalaşamamaktır. Bir veda busesi konduramadan, "iyi ki geçtin bu sokaktan" diyemeden gitmeleridir. Ama unutmamak gerekir ki; Köyceğiz gibi doğayla iç içe yerlerde ölüm, bir son değil, toprağa ve ağaca karışmanın sessiz bir formudur.
Sizin evde sizi bekleyen canlar varken, dışarıdaki bu kayboluşlar daha da ağır gelir.
Çünkü her kaybolan kedide, kendi dostumuzun kırılganlığını hatırlarız. Sokaktaki dostlarımızın bir anda yok olması, onların doğaya olan borçlarını en saf haliyle, kimseyi üzmeden ödeme çabasıdır belki de.
Onlar arkalarında bir mezar taşı bırakmazlar; bir güneşlenme anısı, bir miyavlama sesi ve içimizde hiç kapanmayacak bir "nerede?" sorusu bırakırlar. Belki de bu belirsizlik, onların sonsuza dek mahallenin bir parçası olarak kalmalarını sağlıyordur. Kim bilir?
Sırra Kadem
Bir sabah uyanırsın, sokak aynı sokak,
Portakal çiçeği kokusu yine genzinde.
Ama bir bakış eksik, bir mırıltı uzak,
Eski bir dostun izi, duvarın üzerinde.
Ne veda eder giderler, ne haber verirler,
Bir gölge gibi süzülüp geceye karışırlar.
Kediler ki; kederi en kuytuda bilirler,
Sessizce ölmek için ıssızla barışırlar.
Köpekler belki bekler, bir göz işareti,
Ama kedi dediğin, sırra kadem basmaktır.
Geride bırakılan o boşluğun diyeti;
Varlığını, bir "yok"un içine asmaktır.
Şimdi o köşe başı biraz daha yassı,
Bir tüy yumağı eksik, bir can çekilmiş.
Köyceğiz’in toprağı, bu gidişin yası,
Sanki bir varmış, bir yokmuş gibi ekilmiş.
